10 Ekim 2008 Cuma

Kılavuz Karga 2


Hani şu Paris’e gidip te gezemediğim, Champs Ellysee’de geceleyip te kaldırımına adım atamadığım, sahil kenarında şirin bir balıkçı kasabasına gideceğim deyip te kendimi fabrika bacaları arasında kaybettiğim olağanüstü Fransa gezimin son dönemecini anlatmaya şevkim yetmemişti. İşte şimdi de o saatler boyu az gidip uz gidip, dere tepe düz gidip, bir türlü Maastricht’e ulaşamadığımız yol öyküsünde sıra.

Sevgisiz Le Havre’dan çıkıp en nihayet kendimizi bir takım pastoral alanlarda bulduğumuz anda “aman biz dönelim artık” dedik. Pastoral gezilerine tatlı tatlı devam edip, sonrasında da Brugge’da akşam yemeği yemeği planlayan ağustos böcekleriyle vedalaşıp düştük yollara. Eline haritayı geçirip bilmiş bilmiş ön koltuğa yerleşen de bendim. İşimi çok ciddiye almış, haritayı itinayla incelemiş ve Maastricht’e en kestirme parkuru belirlemiştim. İçim rahattı. Yapmış olduğum dahiyane hesaplamalar neticesinde Lille’e gitmemiz, orada da Tournai denilen yerleşim birimine ulaşmamız gerekiyordu.

Peşinen söyleyeyim, Tournai diye bir yer yok. Haritada falan bulup ta kimse bana göstermeye, ispatlamaya çalışmasın. Puslu bir Pazar akşamüstüsü Lille’e vardık. Lille güzel bir kent. Yakışıklı ve çaplı delikanlıları var, en azından öyle hayal etmek istiyorum. Ancak Pazar akşamı olması ve sağanak yağmur nedeniyle bu gençlerden etrafta çok kalmamıştı. Lille’de dönüp dolanmak başlangıçta hepimize eğlenceli gelmişti ancak aradan iki saat geçtiği halde hala bir takım tuhaf sokakların arasında kendimize bir yol bulmaya debelenirken, “ee yettin ama Lille, adında hayır yok zaten senin” kıvamına gelmiştik hepimiz. Tournai midir, ne cehennem yerse, oradan zaten ümidimizi kesmiştik, Allah rızası için bir hayırsever bulsak ta otobana çıkabilseydik tekrar. Artık Fransa’nın göbeğinde adam çevirip “kardeş Brüksel’e nasıl gideriz?” demeye başlamıştık. Kimse bilmiyordu Brüksel’e nasıl gidileceğini. Nihayet biri bize acıdı da otobanın yerini söyledi. Eğer Lille’den Brüksel’e nasıl gidileceğini öğrenmek istiyorsan, seni Gent denilen bir yere gönderiyorlar önce. Gent'e gelmişken onbeş dakika daha sabretsen zaten Brugge'desin. Üç saat önce vedalaştığımız grupla bir kavşakta yeniden burun buruna gelecektik neredeyse. Doğuya gitmemiz gerekirken saçma bir üçgen çizerek önce kuzeye Gent’e, sonra yeniden güneye Brüksel’e inecektik. Ama bunları düşünecek durumda değildik.

Biz Brüksel’e vardık diye seviniyorduk ki, otoban ne olduğunu anlamadan bizi şehrin göbeğine atıverdi. Ne diye şehre giriyorsun diye şöföre çıkışırken, birimiz hala otobanda olabileceğimizi ileri sürmüştü ki kocaman bir katedral belirdi yolun sonunda. Bu vesileyle otobanda olamayacağımız anladık. Şehrin içine girmemiz iyi olmuş tabi ki, böylece Brüksel’in tünellerini yakından tahlil etme fırsatı yakaladık. Zaten aynı tünellerden geçtiğimizi üçüncü seferde farketmişiz, farkeder farketmez de bu gerçeği kimselere anlatmayacağımıza yemin ettik. Lanetli tünellerden de kurtulup en nihayet Liege yoluna girdik. Biz tam “aman ne güzel Liege’e vardık mı, tamamdır bu iş” diye sevinirken, tabelalarda Liege yerine Luik yazmaya başladı. Uzun süre Liege ile Luik’in aynı yer olup olmadığına karar veremedik. 90 kilometrelik yolun sonunda Luik’in Liege olmadığını öğrenme korkusu sarmıştı içimizi. Neyse Luik’e 40 kilometre kala Luik kayboldu, Liege belirdi tabelalarda. Yani düşünün Luik’e gitmesi gerektiğini ve doğru yolda olduğunu düşünen biri aniden 50. Kilometrede Luik’i kaybediyor.

Liege engelini de aştığımızda artık önümüzde sadece Maastricht’e ulaşmak kalıyordu. Nitekim 11 kilometre kaldığını okuyunca neredeyse arabayı sağa çekip toprağı falan öpecektik. Ders çalışalım diye 4’te yola çıkmış, 10’da Maastricht il sınırları içine girmiştik. Meğer erken sevinmişiz. Meğer biz ciddi bir şekilde yol bulma özürlüymüşüz. Meğer benim elime kimseciklerin harita falan vermemesi gerekiyormuş. Maastricht’in içine ulaştığımızda saat 11:30 olmuştu. Bu salak kente olabilecek her noktadan girip, her noktadan da çıktık bir buçuk saat boyunca. Aachen, Eindhoven, hatta gerisin geriye Liege yoluna bile saptık ama bir türlü Maastricht’in içine varamadık. O kadar engeller aşıp kente ulaşmışız ama evlerimize gidemiyoruz bir türlü. Yazıklar olsun.

Jean Luc gerçekten de restorandaydı bu arada. Oturmuş arkadaşlarıyla yemeğini yiyordu. Ama biz girdikten on dakika sonra kalkıp gittiler. Muhtemelen bir pub’ta iki tek atıp, akşam vardiyasının yorgunluğunu üzerinden atacaktı.

Hiç yorum yok: