12 Ekim 2008 Pazar

Fear Death by Water


Madame Sosostris, famous clairvoyante,
Had a bad cold, nevertheless
Is known to be the wisest woman in Europe,
With a wicked pack of cards. Here, said she,
Is your card, the drowned Phoenician Sailor,
(Those are pearls that were his eyes. Look!)
Here is Belladonna, The Lady of the Rocks, The lady of situations.
Here is the man with three staves, and here the Wheel,
And here is the one-eyed merchant, and this card,
Which is blank, is something he carries on his back,
Which I am forbidden to see. I do not find
The Hanged Man. Fear death by water.
I see crowds of people, walking round in a ring.
Thank you. If you see dear Mrs. Equitone,
Tell her I bring the horoscope myself:
One must be so careful these days.


Extract from The Waste Land (ln 43-59) by T.S. Eliot(1922)

10 Ekim 2008 Cuma

Kılavuz Karga 2


Hani şu Paris’e gidip te gezemediğim, Champs Ellysee’de geceleyip te kaldırımına adım atamadığım, sahil kenarında şirin bir balıkçı kasabasına gideceğim deyip te kendimi fabrika bacaları arasında kaybettiğim olağanüstü Fransa gezimin son dönemecini anlatmaya şevkim yetmemişti. İşte şimdi de o saatler boyu az gidip uz gidip, dere tepe düz gidip, bir türlü Maastricht’e ulaşamadığımız yol öyküsünde sıra.

Sevgisiz Le Havre’dan çıkıp en nihayet kendimizi bir takım pastoral alanlarda bulduğumuz anda “aman biz dönelim artık” dedik. Pastoral gezilerine tatlı tatlı devam edip, sonrasında da Brugge’da akşam yemeği yemeği planlayan ağustos böcekleriyle vedalaşıp düştük yollara. Eline haritayı geçirip bilmiş bilmiş ön koltuğa yerleşen de bendim. İşimi çok ciddiye almış, haritayı itinayla incelemiş ve Maastricht’e en kestirme parkuru belirlemiştim. İçim rahattı. Yapmış olduğum dahiyane hesaplamalar neticesinde Lille’e gitmemiz, orada da Tournai denilen yerleşim birimine ulaşmamız gerekiyordu.

Peşinen söyleyeyim, Tournai diye bir yer yok. Haritada falan bulup ta kimse bana göstermeye, ispatlamaya çalışmasın. Puslu bir Pazar akşamüstüsü Lille’e vardık. Lille güzel bir kent. Yakışıklı ve çaplı delikanlıları var, en azından öyle hayal etmek istiyorum. Ancak Pazar akşamı olması ve sağanak yağmur nedeniyle bu gençlerden etrafta çok kalmamıştı. Lille’de dönüp dolanmak başlangıçta hepimize eğlenceli gelmişti ancak aradan iki saat geçtiği halde hala bir takım tuhaf sokakların arasında kendimize bir yol bulmaya debelenirken, “ee yettin ama Lille, adında hayır yok zaten senin” kıvamına gelmiştik hepimiz. Tournai midir, ne cehennem yerse, oradan zaten ümidimizi kesmiştik, Allah rızası için bir hayırsever bulsak ta otobana çıkabilseydik tekrar. Artık Fransa’nın göbeğinde adam çevirip “kardeş Brüksel’e nasıl gideriz?” demeye başlamıştık. Kimse bilmiyordu Brüksel’e nasıl gidileceğini. Nihayet biri bize acıdı da otobanın yerini söyledi. Eğer Lille’den Brüksel’e nasıl gidileceğini öğrenmek istiyorsan, seni Gent denilen bir yere gönderiyorlar önce. Gent'e gelmişken onbeş dakika daha sabretsen zaten Brugge'desin. Üç saat önce vedalaştığımız grupla bir kavşakta yeniden burun buruna gelecektik neredeyse. Doğuya gitmemiz gerekirken saçma bir üçgen çizerek önce kuzeye Gent’e, sonra yeniden güneye Brüksel’e inecektik. Ama bunları düşünecek durumda değildik.

Biz Brüksel’e vardık diye seviniyorduk ki, otoban ne olduğunu anlamadan bizi şehrin göbeğine atıverdi. Ne diye şehre giriyorsun diye şöföre çıkışırken, birimiz hala otobanda olabileceğimizi ileri sürmüştü ki kocaman bir katedral belirdi yolun sonunda. Bu vesileyle otobanda olamayacağımız anladık. Şehrin içine girmemiz iyi olmuş tabi ki, böylece Brüksel’in tünellerini yakından tahlil etme fırsatı yakaladık. Zaten aynı tünellerden geçtiğimizi üçüncü seferde farketmişiz, farkeder farketmez de bu gerçeği kimselere anlatmayacağımıza yemin ettik. Lanetli tünellerden de kurtulup en nihayet Liege yoluna girdik. Biz tam “aman ne güzel Liege’e vardık mı, tamamdır bu iş” diye sevinirken, tabelalarda Liege yerine Luik yazmaya başladı. Uzun süre Liege ile Luik’in aynı yer olup olmadığına karar veremedik. 90 kilometrelik yolun sonunda Luik’in Liege olmadığını öğrenme korkusu sarmıştı içimizi. Neyse Luik’e 40 kilometre kala Luik kayboldu, Liege belirdi tabelalarda. Yani düşünün Luik’e gitmesi gerektiğini ve doğru yolda olduğunu düşünen biri aniden 50. Kilometrede Luik’i kaybediyor.

Liege engelini de aştığımızda artık önümüzde sadece Maastricht’e ulaşmak kalıyordu. Nitekim 11 kilometre kaldığını okuyunca neredeyse arabayı sağa çekip toprağı falan öpecektik. Ders çalışalım diye 4’te yola çıkmış, 10’da Maastricht il sınırları içine girmiştik. Meğer erken sevinmişiz. Meğer biz ciddi bir şekilde yol bulma özürlüymüşüz. Meğer benim elime kimseciklerin harita falan vermemesi gerekiyormuş. Maastricht’in içine ulaştığımızda saat 11:30 olmuştu. Bu salak kente olabilecek her noktadan girip, her noktadan da çıktık bir buçuk saat boyunca. Aachen, Eindhoven, hatta gerisin geriye Liege yoluna bile saptık ama bir türlü Maastricht’in içine varamadık. O kadar engeller aşıp kente ulaşmışız ama evlerimize gidemiyoruz bir türlü. Yazıklar olsun.

Jean Luc gerçekten de restorandaydı bu arada. Oturmuş arkadaşlarıyla yemeğini yiyordu. Ama biz girdikten on dakika sonra kalkıp gittiler. Muhtemelen bir pub’ta iki tek atıp, akşam vardiyasının yorgunluğunu üzerinden atacaktı.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Angelina Jolie'nin Kolları


Hepimizde bir Angelina Jolie’ye bakmalara doyamamak almış başını gidiyor. Kimimiz o incecik ama ipincecik ayak bileklerini elimize terlik geçirip pataklamak istiyoruz. Son doğumdan sonra azıcık kalınlaşan belinin iki aya kalmaz eski haline dönmesini bilmekten son derece rahatsızız. Sonra içimizden biri ellerinin pek kemikli olduğuna dikkati çekiyor. Bir diğerimiz altta kalmayıp damarlı kollarından bahsediyor. Damarlı kolları görüp derin bir nefes alıyoruz.

6 Ekim 2008 Pazartesi

I touch no one and no one touches me




And a rock feels no pain
And an island never cries


I AM A ROCK
by Simon and Garfunkel



A winters day
In a deep and dark december;
I am alone,
Gazing from my window to the streets below
On a freshly fallen silent shroud of snow.
I am a rock,
I am an island.
Ive built walls,
A fortress deep and mighty,
That none may penetrate.
I have no need of friendship; friendship causes pain.
Its laughter and its loving I disdain.
I am a rock,
I am an island.

Dont talk of love,
But Ive heard the words before;
Its sleeping in my memory.
I wont disturb the slumber of feelings that have died.
If I never loved I never would have cried.
I am a rock,
I am an island.

I have my books
And my poetry to protect me;
I am shielded in my armor,
Hiding in my room, safe within my womb.
I touch no one and no one touches me.
I am a rock,
I am an island.

And a rock feels no pain;
And an island never cries.

(1966)

3 Ekim 2008 Cuma

Kılavuzu karga olan ne yapsın?



Seneler önce Maastricht’te öğrenci iken bir cuma ansızın iki araba doluşup, Belçika’ya gezmeye gitmeye karar vermiştik. Kararı almamızla arabaları kiralamamız bir olmuştu neredeyse. Bir heyecan bir heyecan. Belçika iyiydi hoştu ama karşımıza çıkacak olan alternatifle başedebilmesi elbette mümkün olamazdı. Orada burada dolanıp, muhtelif nehirlerle avunurken beklenmeyen oldu. Karşımıza bir tabela çıktı. Paris 250 km. Nasıl yani? 250 kilometre sabredersek kendimizi Paris’te mi bulacağız. Ben örneğin hiç Paris’i görmemişim. Paris ile aramdaki tek engelin de 250 kilometre olması, altımızdaki araba ile hiç te aşılamayacak bir şey değildi doğrusu. Meğer diğerleri de benimle hemfikirmiş. Bir de bakmışız biz dökülmüşüz Paris yoluna. Uça sevine o kilometreler nasıl geçti birer birer anımsamıyorum. Tek anımsadığım çok ama çok soğuk bir Şubat ayı olduğu idi.

Paris’e vakitlice geldik gelmesine de Kırmızı Değirmen lanetinden kendimizi koruyamadık. Ya biz beyinsizdik, ya da Paris’te bütün yollar Kırmızı Değirmen’e çıkıyordu. Sola dönüyorduk, sağa dönüyorduk, yeni bir yol deniyorduk, ama bir süre sonra bir de bakmışız biz yine Kırmızı Değirmen’in önüne çıkıvermişiz. Eyfel kulesini görebilene aşkolsun. Ama gördük. Neyse ki. Saat galiba geceyarısına yaklaşıyordu. Hemen titiz bir görev bilinciyle Eyfel kulesini fon alan fotoğraflarımızı çektirdik. Artık gönül rahatlığı ile uyuyabilirdik. Gözümüze ışıklı ve nispeten işlek bir cadde kestirip, kaldırım kenarına park edip, dört kişi arabanın içinde kıvrıldık. Ertesi sabah uyandığımızda gözümüze kestirdiğimiz caddenin Champs Ellysee olduğunu öğrendim. Champs Ellysee ile münasebetim de işte bundan ibarettir.

Paris şöyleydi, Paris böyleydi diyebilmek isterdim, ancak bir takım yanlış anlamalar neticesinde bütün günümüz rezil olmuş, her birimiz ayrı ayrı şubat ayazı yemiş, öfkeden kudurmuş, sinirleri gerdirmiş halde bir kafenin içinde tıkılı kaldığımızdan bu mümkün olamıyor. Yeni bir başlangıç yapmak adına kuzeybatıdaki Le Havre adlı güzide bir liman kentine gitmeye karar verdik. İşte sonunda hayallerim gerçek olacak, oraya vardığımda balıkçı Jean Luc ile tanışacak ve hakikaten de herşeye yeniden başlayacaktım. Le Havre’a gidene dek fantazilerimi arabadakilerle paylaştım. Ancak şehre vardığımızda bana sordukları tek soru vardı: Jean Luc’un fabrika işçisi olma ihtimali. Ortalık her yerden mantar gibi biten, içinden dolu dolu siyah duman öksüren bacalar ile bu bacaları çevreleyen gri ve monoton dikdörtgen lojman bloklarından geçilmiyordu. Belli ki sahildeki yüzlerce şirin beldenin arasından tek sanayi bölgesini seçme zekasını göstermişiz. Çaresiz deniz kenarında bir lokanta bulup karnımızı doyurup, sevgisiz bir otele yerleştik.

Ertesi sabah Boulogne diye bir yere gittik. İşte o noktada dört prensip sahibi öğrenci olarak vakitlice yerimize yurdumuza dönüp ertesi gün başlayacak yeni haftaya hazırlık yapmak üzere gezintilerini sürdürecek arkadaşlarımızdan ayrıldık. Diğer grup ise kendilerine bir sonraki hedef olarak Brugge’u seçmişti. Bu sefer yanılma payı yoktu, Brugge heryerde övüle övüle bitirilemeyen bir kent idi, onlar da akşam yemeğini orada yemeği arzu ediyorlardı. Ne güzel.

En nihayet dört kişi Maastricht’e döndüğümüzde açtık, sefildik, gergin ve çok yorgunduk. Saat geceyarısını geçmiş, diğer ekip çoktan gezilerinden dönmüş sıcacık yataklarına kurulup, derin uykularına dalmıştı bile. Evet haritadan sorumlu kılavuz karga bendim. Eve dönüş hikayesini de bir başka zaman anlatırım.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Elma seni yüzüm görmesin, Karpuz semtime uğramasın


Anlatmayı pek severim ben. Şahane öykü anlatırım. Bazen uydururum, çoğu zaman duyduklarımı ballandıra ballandıra, bire on katarak, elimi kolumu sallayarak, alnımı çılgınca kırıştırıp, yüzümü şekilden şekile sokarak anlatırım. Ama becerip te yazamam. Tembelim ben. Hayatım boyunca aksini istedim. Ben de isterim bazı tutkularım, prensiplerim olsun. Ama tek prensibim elma yememek, evime de karpuz sokmamak olmuştur benim. Kim taşıyacak o koskocaman karpuzu da harala gürele oturup kesecek, dilimleyecek, tepsiye dizecek, servis yapacak? Çok zor. Tembelim ben, istemem uğraşmak. Armut piş, ağzıma da düş mümkünse. Mümkün değilse de eğer, öylece durayım en iyisi, aç bilaç gezeyim gerekirse ama elimi sıcak sudan soğuk suya değdirmeyeyim. Tembellik bile bir sanat aslında. Bir adabı var bu işin. Şimdi sorsalar bana sen dört dörtlük bir tembel misin pekiyi diye, ona bile yanıtım hayır olacaktır. Adam akıllı tembel olmayı dahi beceremem ben. İçim içimi yer, döver, paralar. Canım ister benim de örneğin takayım takıştırayım, oturdugum fakirhaneye kadın elim değsin de bir yuvaya dönsün. Yok beceremem. Dilek tutmayı da bilmem ben. Bu kadar palavracı iken, palavra sıkamam, bu kadar düşler aleminde gezerken, oturup düş kuramam.

13 Eylül 2008 Cumartesi

Ay


Eğer şimdi İstanbul'da olsaydım, Rumelihisarı'na inmiştim kesin. İskelenin orada bir köşeye ilişmiş, karşı tepeden yükselen ayı izliyor olurdum; arkadan gelen vızır vızır işlek trafik sesi, daha doğrusu ilerlemeyen, bir türlü kıpırdamayan trafikte sıkışıp kalmış arabaların gürültüsü eşliğinde, akşam yürüyüşüne çıkan irili ufaklı grupların arasından sıyrılıp, etrafı görmezden gelip ayı izlerdim.

Mirmirella


İşte huzurlarınızda Mırmırella. Kendileri kimi zaman da Mırmıriçe oluverirler. Ruh haline bağlı elbette. Son dönemde ise sadece Çinko, pabucu dama atıldı diye elinden gelse bembeyaz kürküne karalar bağlayacak olan Çinko'cuğum. Allah'tan evde Miço var da, kader birliği yapabiliyorlar.

Alıp başını uzaklara gidesi varmış gibi davranıyor mırmırella şu aralar. Balkon kapısı her açıldığında iki eli kanda olsa fırlayıp geliyor. Verandada şöyle nazlı nazlı iki üç volta atıp hemen iki seksen yere uzanıyor, sırtını falan kaşıyor işte.

Ben mi? Şimdilik beni boşveriyorum. Bana da sıra gelecek elbet.