Seneler önce Maastricht’te öğrenci iken bir cuma ansızın iki araba doluşup, Belçika’ya gezmeye gitmeye karar vermiştik. Kararı almamızla arabaları kiralamamız bir olmuştu neredeyse. Bir heyecan bir heyecan. Belçika iyiydi hoştu ama karşımıza çıkacak olan alternatifle başedebilmesi elbette mümkün olamazdı. Orada burada dolanıp, muhtelif nehirlerle avunurken beklenmeyen oldu. Karşımıza bir tabela çıktı. Paris 250 km. Nasıl yani? 250 kilometre sabredersek kendimizi Paris’te mi bulacağız. Ben örneğin hiç Paris’i görmemişim. Paris ile aramdaki tek engelin de 250 kilometre olması, altımızdaki araba ile hiç te aşılamayacak bir şey değildi doğrusu. Meğer diğerleri de benimle hemfikirmiş. Bir de bakmışız biz dökülmüşüz Paris yoluna. Uça sevine o kilometreler nasıl geçti birer birer anımsamıyorum. Tek anımsadığım çok ama çok soğuk bir Şubat ayı olduğu idi.
Paris’e vakitlice geldik gelmesine de Kırmızı Değirmen lanetinden kendimizi koruyamadık. Ya biz beyinsizdik, ya da Paris’te bütün yollar Kırmızı Değirmen’e çıkıyordu. Sola dönüyorduk, sağa dönüyorduk, yeni bir yol deniyorduk, ama bir süre sonra bir de bakmışız biz yine Kırmızı Değirmen’in önüne çıkıvermişiz. Eyfel kulesini görebilene aşkolsun. Ama gördük. Neyse ki. Saat galiba geceyarısına yaklaşıyordu. Hemen titiz bir görev bilinciyle Eyfel kulesini fon alan fotoğraflarımızı çektirdik. Artık gönül rahatlığı ile uyuyabilirdik. Gözümüze ışıklı ve nispeten işlek bir cadde kestirip, kaldırım kenarına park edip, dört kişi arabanın içinde kıvrıldık. Ertesi sabah uyandığımızda gözümüze kestirdiğimiz caddenin Champs Ellysee olduğunu öğrendim. Champs Ellysee ile münasebetim de işte bundan ibarettir.
Paris şöyleydi, Paris böyleydi diyebilmek isterdim, ancak bir takım yanlış anlamalar neticesinde bütün günümüz rezil olmuş, her birimiz ayrı ayrı şubat ayazı yemiş, öfkeden kudurmuş, sinirleri gerdirmiş halde bir kafenin içinde tıkılı kaldığımızdan bu mümkün olamıyor. Yeni bir başlangıç yapmak adına kuzeybatıdaki Le Havre adlı güzide bir liman kentine gitmeye karar verdik. İşte sonunda hayallerim gerçek olacak, oraya vardığımda balıkçı Jean Luc ile tanışacak ve hakikaten de herşeye yeniden başlayacaktım. Le Havre’a gidene dek fantazilerimi arabadakilerle paylaştım. Ancak şehre vardığımızda bana sordukları tek soru vardı: Jean Luc’un fabrika işçisi olma ihtimali. Ortalık her yerden mantar gibi biten, içinden dolu dolu siyah duman öksüren bacalar ile bu bacaları çevreleyen gri ve monoton dikdörtgen lojman bloklarından geçilmiyordu. Belli ki sahildeki yüzlerce şirin beldenin arasından tek sanayi bölgesini seçme zekasını göstermişiz. Çaresiz deniz kenarında bir lokanta bulup karnımızı doyurup, sevgisiz bir otele yerleştik.
Ertesi sabah Boulogne diye bir yere gittik. İşte o noktada dört prensip sahibi öğrenci olarak vakitlice yerimize yurdumuza dönüp ertesi gün başlayacak yeni haftaya hazırlık yapmak üzere gezintilerini sürdürecek arkadaşlarımızdan ayrıldık. Diğer grup ise kendilerine bir sonraki hedef olarak Brugge’u seçmişti. Bu sefer yanılma payı yoktu, Brugge heryerde övüle övüle bitirilemeyen bir kent idi, onlar da akşam yemeğini orada yemeği arzu ediyorlardı. Ne güzel.
En nihayet dört kişi Maastricht’e döndüğümüzde açtık, sefildik, gergin ve çok yorgunduk. Saat geceyarısını geçmiş, diğer ekip çoktan gezilerinden dönmüş sıcacık yataklarına kurulup, derin uykularına dalmıştı bile. Evet haritadan sorumlu kılavuz karga bendim. Eve dönüş hikayesini de bir başka zaman anlatırım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder